vergi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
vergi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Eylül 2017 Perşembe

Konutunu 5 Yıl Geçtikten Sonra Satan Kimseler İçin Vergi Meselesi

Bilindiği üzere, 193 sayılı Gelir Vergisi Kanunu mük.80.maddesinde “değer artışı kazançları” tanımlanmıştır. Anılan madde hükmüne göre;
"Aşağıda yazılı mal ve hakların elden çıkarılmasından doğan kazançlar değer artışı kazançlarıdır.
...
6-İktisap şekli ne olursa olsun (ivazsız olarak iktisap edilenler hariç) 70.maddenin 1.fıkrasının (1), (2), (4) ve (7) numaralı bentlerinde yazılı mal (gerçek usulde vergiye tabi çiftçilerin zirai istihsalde kullandıkları gayrimenkuller dahil) ve hakların, iktisap tarihinden başlayarak 5 yıl içinde elden çıkarılmasından doğan kazançlar, kooperatiflerin ortaklarına bu sıfatları dolayısıyla tahsis ettikleri gayrimenkuller tahsis tarihinde ortak tarafından satın alınmış sayılır.
Bu maddede geçen "elden çıkarma" deyimi, yukarıda yazılı mal ve hakların satılması, bir ivaz karşılığında devir ve temliki, trampa edilmesi, takası, kamulaştırılması, devletleştirilmesi, ticaret şirketlerine sermaye olarak konulmasını ifade eder.
Bir takvim yılında elde edilen değer artışı kazancının, menkul kıymet ve diğer sermaye piyasası araçlarının elden çıkarılmasından sağlananlar hariç,  6.000 Yeni Türk Lirası (2011 takvim yılı gelirlerine uygulanmak üzere 8.000 TL) gelir vergisinden müstesnadır." (2016 yılı için 11.000 TL’dir.)
 
Değer artışı kazancı kapsamında değerlendirilen malların büyük çoğunluğunu gayrimenkuller oluşturmaktadır.

Gayrimenkullerde iktisap, Türk Medeni Kanunu’nun 705.maddesi uyarınca, tapuya tescille gerçekleşmektedir.

Kat karşılığı müteahhide veya kooperatiflere verilen arsa karşılığında alınan gayrimenkuller dahil, iktisap edilen gayrimenkullerin elden çıkarılması halinde, değer artışı kazancının tespiti yönünden iktisap tarihi olarak, gayrimenkulün tapuya tescil edildiği tarih esas alınmaktadır.

Ancak, gayrimenkulün tapuya tescil tarihinden önce sahibinin fiilen kullanımına bırakıldığı bazı özel hallerde iktisap tarihi olarak tapuya tescil tarihi yerine fiilen kullanıma bırakılma tarihine itibar edilmektedir. Maliye Bakanlığı'nın görüşü de bu yöndedir. 

Gayrimenkullerin miras yoluyla veya bağış gibi ivazsız bir şekilde iktisap edilmesi değer artışı kazancının konusuna girmemektedir. Bu çerçevede ivazsız olarak iktisap edilen gayrimenkulün üzerine, sahibi tarafından inşa edilen veya kat karşılığı olarak alınan gayrimenkullerin, daha sonradan elden çıkarılması halinde elde edilen gelir, değer artışı kazancı kapsamında değerlendirilmemektedir. Ancak konuya ilişkin olarak İzmir Vergi Dairesi Başkanlığı tarafından verilen 14.08.2012 tarih ve 762 sayılı özelgede, ivazsız intikal yoluyla iktisap edilen gayrimenkulün satışından elde edilen kazancın değer artış kazancı olarak vergilendirilmesinin söz konusu olmayacağı; ancak söz konusu gayrimenkulün satışının ticari bir organizasyon içerisinde yürütülmesi veya bu tür organizasyon içinde yürütülmemekle beraber aynı kişiye farklı tarihlerde veya farklı kişilere aynı tarihte satılması veya birbirini izleyen yıllarda satılması durumunda ise yapılan satışların devamlı olarak gayrimenkul alım-satım işiyle uğraşıldığına karine teşkil edeceği ve Gelir Vergisi Kanunu'nun 37.maddesi çerçevesinde ticari kazanç olarak vergilendirilmesi gerektiği ifade edilmiştir. Bir kısım Maliye Bakanlığı denetim elemanlarının da iştirak ettiği bu görüşe göre, miras yoluyla veya bağış gibi ivazsız intikalle edinilen arsaların kat karşılığı devri sonucunda iktisap edinilen taşınmazların satışı, ticari kazanç kapsamında vergiye tabi tutulmalıdır. Biz bu görüşe katılmıyoruz. Zira Gelir Vergisi Kanunu ivazsız iktisap yoluyla edinilen gayrimenkullerin elden çıkarılmasını olayın özü itibariyle gelir vergisine tabi tutmamıştır( Bkz. TÜRKMEN Nedim, Evini 5 Yıl İçinde Satan Vergi Ödeyecek, 13.03.2017, Sözcü Gazetesi). Nitekim konuya ilişkin olarak Danıştay tarafından verilen muhtelif kararlarda da bu husus vurgulanmaktadır.1

Sonuç olarak, bize göre ivazsız olarak intikal eden (veraseten intikal eden gayrimenkuller dahil) arsa ve arazi üzerine inşa edilen taşınmazların satılmasından doğan kazançların ticari kazanç kapsamında değerlendirilmemesi gerekir (Bkz. İzmir Bölge İdare Mahkemesi, 1.Vergi Dava Dairesi Kararı, 29.05.2017 gün ve E:2017/685-K:2017/1585). Buna göre,
 
1-Veraset yoluyla iktisap edilen gayrimenkullerin şekli ve nitelikleri değiştirilmeksizin (aynen), çoklu ya da tek seferde satışı sonucu elde edilen kazancın değer artışı kazancı veya ticari kazanç olarak vergilendirilmesi mümkün değildir.

2-Veraset yoluyla edinilen gayrimenkullerin iktisap bedeli bulunmadığı için satış bedelinin tümü gelir vergisine tabi tutulursa bu durumda gelirin safiliği esas olması gerektiği için hasılatın tümü kazanç sayılarak vergiye tabi tutulması haksızlıklara neden olacaktır. Dolayısıyla, gelirin safiliği ilkesi bozulacaktır.

3-Miras yoluyla elde edilen gayrimenkullerin iktisap tarihinden sonra aynı kişiye farklı zamanlarda veya farklı kişilere aynı tarihte veya birbirini takip eden tarihlerde birden çok gayrimenkul satıldığı, bu şekilde yapılan satışların gayrimenkul alım-satım işiyle uğraşıldığına karine teşkil ettiğinden, elde edilen kazancın GVK md.37 hükmüne göre ticari kazanç olarak vergilendirilmesi gerektiği iddia edilebilir. Ancak biz görüşe katılamıyoruz. Zira, karineye göre vergi salınamaz.  Çünkü, karine kanıt değildir. Vergi hukukundaki yasallık ilkesi kanaat veya varsayıma dayanılarak vergi tarh edilmesinin önündeki en büyük engeldir. Karine, kanaat veya varsayım üzerine mükellefe mali yük yüklenemez. Re’sen takdir yetkisi ile varsayıma dayanan vergi tarhını birbirine karıştırmamak gerekir. Re’sen takdir yetkisine dayanılarak yapılan vergi tarhiyatı hukukidir, ancak; kanaat, karine veya varsayıma dayanan vergi tarhiyatı ise hukuk dışıdır. Sonuç olarak, ivazsız olarak veya veraset suretiyle intikal eden arsa ve arazi üzerine inşa edilen gayrimenkullerin satışından doğan kazançların GVK md.37 kapsamında vergilendirilmesi mümkün değildir2 (bkz. Danıştay 4.Daire’nin 09.11.2010 tarih ve E.2010/1869, K.2010/5546 sayılı Kararı ve Danıştay 3.Daire’nin 31.05.2011 tarih ve E.2010/2830, K.2011/2621 sayılı Kararı).

4-İvazsız olarak elde edilen gayrimenkullerin elden çıkarılmasından doğan kazançlar ile gayrimenkullerin iktisap tarihinden başlayarak 5 yıldan fazla süreyle elde bulundurduktan sonra elden çıkarılmasından doğan kazançlar ise vergilendirilmeyecektir. Bu tür kazançlar için yıllık gelir vergisi beyannamesi verilmeyeceği gibi diğer gelirler nedeniyle beyanname verilse dahi verilecek beyannameye söz konusu yıllık gelir vergisi beyannamesine dahil edilmemesi gerekmektedir (bkz. Gürboğa Erkan – Atabey Tuncel, Vergi Kılavuzu, Kasım 2008, İzmir, SMMM Odası Yayını, s.206-207).

Dr. Mustafa Alpaslan

 
_______________________________
1   SÖNMEZ Erdal – ERSAN Bülent, Sinerji Sirküler 12.12.2014 / 2014-46.
2 ŞEKER Sakıp, Miras Yoluyla İktisap Edilen Taşınmazların Satış Geliri, Gelir Vergisine Tabi Tutulabilir Mi?, www.xing.com, Gruplar, Özdoğrular SMMM.

Devamını Oku…

26 Temmuz 2017 Çarşamba

Maliyede Yeni Bir Müessese “İzah Değerlendirme Komisyonu”

25 Temmuz 2017 tarihli Resmi Gazetede yayınlanan 482 Nolu VUK Genel Tebliği ile Defterdarlıklar, Gelir İdaresi Başkanlığı  ve Vergi Denetim Kurulu Başkanlığı bünyesinde 
yeni bir komisyon daha oluştu. İzah Değerlendirme Komisyonu adı altında oluşturulacak bu komisyonlar 01.09.2017 tarihi itibarıyla göreve başlayacaklardır. Bu kurumlar komisyon bakımından oldukça zengin daha önce kurulan Tarhiyat Öncesi Uzlaşma Komisyonları, Tarhiyat Sonrası Uzlaşma komisyonları, Rapor Değerlendirme Komisyonları, İhbar ve İnceleme Talepleri Değerlendirme Komisyonları, Takdir Komisyonları gibi komisyonlar halen mevcudiyetini korumaktadır.

İzah değerlendirme Komisyonları Gelir İdaresi Başkanlığı bünyesinde vergi dairesi başkanı veya grup müdürünün başkanlığında, vergi dairesi müdürlerinden oluşmaktadır.

Defterdarlıklarda oluşturulacak komisyon, defterdar veya defterdar yardımcısının başkanlığında, gelir müdürü ile vergi dairesi müdüründen olmak üzere toplam üç kişiden oluşur.
Vergi Denetim Kurulu Başkanlığında ve/veya Grup Başkanlıklarında oluşturulacak İzah Değerlendirme Komisyonu, Başkanlık tarafından biri komisyon başkanı olarak belirlenecek üç vergi müfettişinden oluşmaktadır.

İzaha Davet müessesesinin ana esprisi her ön  tespitin vergi incelemesine dönüşmesini engellemek ve kamunun sınırlı olan denetim gücünün israf edilmesinin önüne geçmektir. Aynı zamanda idare ile mükellefler arasındaki uyuşmazlıkların azaltılması ve vergiye gönüllü uyumun artırılması amaçlanmaktadır. Bu müessesesinin dayandığı yasal dayanak ise Vergi Usul Kanununun 370 inci maddesidir.
 
Özetle İzaha Davet müessesesi daha önce vergi incelemesine sevki gerektiren bazı ön tespitlerin, vergi incelemesi yerine İzah değerlendirme Komisyonlarına sevk edilecektir. Bu durumda gerekli izahat ve işlemler bu komisyonlar tarafından yerine getirilerek sonuçlandırılacaktır.
 
482 nolu VUK Genel Tebliği, hangi incelemeyi gerektiren  tespitlerin izaha davet kapsamında olacağını ve İzah Değerlendirme komisyonlarına sevk edileceğini ayrıntılı bir şekilde 16 madde halinde saymıştır. Buna göre aşağıda başlıklar halinde yer alan uyumsuzlukların tespiti halinde Komisyonlar tarafından mükellefler izaha davet edilecektir. Bunlar;
 
1. Ba-Bs Bildirim Formlarında Yer Alan Bilgilerin Analizi Sonucunda Mükelleflerin İzaha Davet Edilmesi
2. Kredi Kartı Satış Bilgileri ile Katma Değer Vergisi (KDV) Beyannamelerinin Karşılaştırılması Sonucunda Mükelleflerin İzaha Davet Edilmesi
3. Yıllık Beyannameler ile Muhtasar ve Prim Hizmet Beyannamelerinin Karşılaştırılması Sonucunda Mükelleflerin İzaha Davet Edilmesi
4. Çeşitli Kurum ve Kuruluşlardan Elde Edilen Bilgiler ile Asgari Ücret Tarifelerinin KarşılaştırılmasıSonucunda Mükelleflerin İzaha Davet Edilmesi
5. Yıllık Gelir ve Kurumlar Vergisi Beyannameleri Üzerinde Yapılan İndirimleri, Kanuni Oranları Aşan Mükelleflerin İzaha Davet Edilmesi
6. Dağıttığı Kâr Üzerinden Tevkifat Yapmadığı Tespit Edilenlerin İzaha Davet Edilmesi
7. Geçmiş Yıl Zararlarının Mahsubu Yönünden Mükelleflerin İzaha Davet Edilmesi
8. İştirak Kazançlarını İlgili Hesapta Göstermeyen Mükelleflerin İzaha Davet Edilmesi
9. Kurumlar Vergisi Kanununun 5/1-e Maddesindeki İstisna ile İlgili Olarak Mükelleflerin İzaha Davet Edilmesi
10. Örtülü Sermaye Yönünden Mükelleflerin İzaha Davet Edilmesi
11. Ortaklardan Alacaklar İçin Hesaplanması Gereken Faizler Yönünden Mükelleflerin İzaha Davet Edilmesi
12. Ortaklık Hakları veya Hisselerini Elden Çıkardıkları Halde Beyanda Bulunmayan Limited Şirket Ortaklarının İzaha Davet Edilmesi
13. Gayrimenkul Alım/Satım Bedelinin Eksik Beyan Edilmiş Olabileceğine Dair Haklarında Tespit Bulunanların İzaha Davet Edilmesi
14. Gayrimenkullere İlişkin Değer Artışı Kazançları Yönünden Mükelleflerin İzaha Davet Edilmesi
15. Gayrimenkul Sermaye İratlarını Beyan Etmeyen veya Eksik/Hatalı Beyan Eden Mükelleflerin İzaha Davet Edilmesi
16. Sahte veya Muhteviyatı İtibarıyla Yanıltıcı Belge Kullanılması Durumunda 

Mükelleflerin İzaha Davet Edilmesi (Bu olumsuz tespit ile ilgili olarak 2 ayrı sınırlama mevcuttur.  Biricisi ön tespitlerde, kullanılan sahte veya muhteviyatı itibarıyla yanıltıcı belge tutarının; her bir belge itibarıyla 50.000 TL’yi geçmemesi, İkincisi ise mükellefin ilgili yıldaki toplam mal ve hizmet alışlarının %5’ini aşmaması bu şartların mevcudiyeti halinde mükellefler izaha davet edilir. Bu tutarları aşan kullanımlar izaha davet hükümlerine tabi değildir. Ayrıca Vergi Usul Kanununun 359 uncu maddesinde yer alan fiillerle verginin ziyaa uğratılmış olabileceği hallerde izaha davet hükümleri uygulanmayacaktır.)
 
İzaha Davet Yazısı Alan Mükellef  Ne Yapacak?

Kendisine izaha davet yazısı tebliğ edilen mükelleflerin izahat hükümlerinden yararlanmaları için tebliğ tarihinden itibaren 15 gün içerisinde yetkili komisyona izahta bulunmaları gerekmektedir. Bu süre içerisinde ilgili komisyona izahta bulunmayanlar anılan madde hükmünden yararlanamaz. Süresinde yapılan izah, komisyonca en geç 10 gün içinde değerlendirilerek sonuca bağlanır.
Bu Kapsamda mükelleflerin;
a) İzaha davet yazısının tebliği tarihinden itibaren 15 gün içerisinde ön tespitle ilgili olarak gerekli izahın yapılması gerekir.,
b) Mükellefin, yapacağı izahı desteklemek amacıyla başta defter ve belgeler olmak üzere Vergi Usul Kanununun 3 üncü maddesi kapsamında her türlü delili komisyona sunmak üzere hazırlaması gerekir.
 
Yapılan İzahat Yeterli Görülürse Ne Olacak?

Haklarında yapılan ön tespite ilişkin vergi ziyaına neden olunmadığı yönünde mükellefçe izahta bulunulması üzerine, mükellefin izahının komisyonca yeterli bulunması ve beyanname verilmesini veya vergi beyanının tamamlanmasını gerektirir bir durumun olmadığının değerlendirilmesi halinde, mükellef hakkında söz konusu tespitle ilgili olarak vergi incelemesine ve takdir komisyonuna sevk işlemi yapılmaz.
 
Yapılan İzahat Yeterli Görülmez ise Ne Olacak?

Mükellefçe yapılan izahın komisyonca yeterli bulunmaması ve beyanname verilmesini gerektiren bir durumun bulunduğunun değerlendirilmesi halinde bu durum mükellefe bildirilir. Bu bildirim üzerine, izahın yapıldığı tarihten itibaren 15 günlük süre sona ermeden mükellefçe; hiç verilmemiş olan vergi beyannamelerinin verilmesi, eksik veya yanlış yapılan vergi beyanının tamamlanması veya düzeltilmesi, ödeme süresi geçmiş bulunan vergilerin, ödemenin geciktiği her ay ve kesri için, 6183 sayılı Kanunun 51 inci maddesinde belirtilen nispette uygulanacak gecikme zammı oranındaki izah zammıyla ödenmesi şartlarıyla vergi ziyaı cezası, ziyaa uğratılan vergi üzerinden %20 oranında kesilir.

Yapılan izahın yeterli bulunmaması ve mükellef tarafından Vergi Usul Kanununun 370 inci maddesinde öngörülen işlemlerin gerçekleştirilmemesi durumunda incelemeye veya takdire sevk işlemleri yapılır.

Yıllarca vergi inceleme elemanlığı yapmış ve gereksiz birçok vergi inceleme talepleriyle boğuşmuş biri olarak yeni getirilen bu müessesenin hem mükellef  açısından, hem de vergi idaresi açısında çok yararlı olacağı kanısındayım. Yeter ki  bu komisyonlar kuruluş amacına uygun olarak etkin bir şekilde kullanılsın.    

Devamını Oku…

6 Nisan 2017 Perşembe

Yeni Ticaret Kanunu İle Hisse Senedi Yerine Geçici İlmühaber Çıkartılamaz Mı?

Anonim şirketlerde hisse senedi bastırılmasının en önemli avantajı, hisse senetlerinin iki yıl elde tutulduktan sonra elden çıkarılması halinde vergi istisnası uygulanmasından kaynaklı olarak vergi doğmamasıdır. Bu nedenle de anonim şirketler ya hisse senedi bastırmakta ya da hisse senedi yerine geçmek üzere “geçici ilmühaber” çıkarmaktadır. Eski Türk Ticaret Kanunu’nda nama yazılı hisse senetleri yerine geçmek üzere “geçici ilmühaber” çıkarılabileceği hükmü bulunmakta idi. 6102 sayılı Yeni Türk Ticaret Kanunu’nda hamiline yazılı hisse senetleri yerine geçmek üzere “geçici ilmühaber” çıkarılabileceği kanun metnine girmiş, ancak nama yazılı hisse senetleri için kanunun lafzında buna yer verilmemiştir. Bu durum özellikle vergi uygulamalarında ciddi sorunlar yaratma potansiyeline sahip olduğundan konu ele alınmıştır.
6762 sayılı Eski Türk Ticaret Kanununun 411. Maddesi düzenlemesi; “Nama yazılı hisse senetleri yerini tutmak üzere çıkarılan ilmühaberlerin nama yazılı olması lazımdır. Bunların devri nama yazılı hisse senetlerinin devrine ait hükümlere tabidir. Hamiline yazılı hisse senetleri yerine tanzim olunan nama yazılı ilmühaberler ancak alacağın devri hakkındaki hükümlere göre devrolunabilir. Şu kadar ki; devir şirkete karşı ancak ihbar tarihinden itibaren hüküm ifade eder.” şeklinde idi. 

Eski Ticaret Kanununun 411’inci maddesi düzenlemesi ile hem nama hem de hamiline yazılı hisse senetleri için ilmühaber çıkartılabileceği ayrı ayrı düzenlenmiş ve ilmühaberlerin hisse senetlerinin yerini tutabileceğine bu düzenlemede yer verilmiştir.

Diğer yandan 193 sayılı Gelir Vergisi Kanununun 232 seri nolu Genel Tebliğinde “Geçici İlmühaber” konusuna yer verilmiş ve aşağıdaki açıklama yapılmıştır.

“Bilindiği üzere geçici ilmühaberler anonim şirketler tarafından hisse senetlerinin yerini tutmak amacıyla çıkartılan menkul kıymetlerdir. Sahiplerine genel kurul toplantılarına katılmak, oy kullanmak, kar payı almak gibi pay sahipliği haklarını kazandıran ilmühaberler, ilgili anonim şirketçe hisse senetleri düzenlenip ortaklara teslim edildiği anda geçerliliğini kaybetmektedir.

Dolayısıyla ilmühaberlerin elden çıkarılmasından doğan kazançların vergilendirilmesinde, Gelir Vergisi Kanununun hisse senetlerinin elden çıkarılmasından doğan kazançların vergilendirilmesine ilişkin hükümlerinin uygulanması gerekmektedir. Ayrıca, ilmühaberlerin hisse senetleri ile değiştirilmesi dolayısıyla alınan hisse senetlerinin iktisap tarihi olarak ilmühaberlerin elde edildiği tarih dikkate alınacaktır.”

Tebliğ düzenlemesinde açıkça ifade edildiği üzere ilmühaber hisse senedinin yerine çıkartılmaktadır ve elden çıkartılması halinde de hisse senetlerinde olduğu gibi vergilemeye tabi tutulacaktır.
Bu durum yargı kararlarına da aynı şekilde yansımıştır.  Nitekim, Danıştay 9. Dairesi 9.2.2011 tarih ve E.2010/10221, K.2011/281 sayılı kararında; “Hisse senedi ve geçici ilmühaber ayrı iki kıymetli evrak olarak görülse dahi, birbirinin devamı olan, aynı hakları sağlayan ve aynı usullere göre çıkarılan, tamamen aynı niteliklere haiz ve birbirini tamamlayan belgelerdir.” şeklinde görüş açıklanmıştır. 

Buraya kadar yaptığımız açıklamalar 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu öncesine ait açıklamalardır. İlmühaber çıkartılması konusunda yaşanan tartışma da asıl olarak 6102 sayılı Kanun düzenlemesi sonrasında başlamıştır.

6102 sayılı Yeni Ticaret Kanununda ilmühaber konusu ayrı bir başlık altında düzenlenmemiştir. Kanunun “Pay senedi bastırılması” başlıklı 486’ncı maddesinde ilmühaber düzenlemesine yer verilmiş olup, söz konusu düzenleme aşağıdaki gibidir.
“II - Pay senedi bastırılması
MADDE 486- …
(2) Paylar hamiline yazılı ise yönetim kurulu, pay bedelinin tamamının ödenmesi tarihinden itibaren üç ay içinde pay senetlerini bastırıp pay sahiplerine dağıtır. Yönetim kurulunun hamiline yazılı pay senetlerinin bastırılmasına ilişkin kararı tescil ve ilan edilir, ayrıca şirketin internet sitesine konulur. Pay senedi bastırılıncaya kadar ilmühaber çıkarılabilir. İlmühaberlere kıyas yoluyla nama yazılı pay senetlerine ilişkin hükümler uygulanır.
(3) Azlık istemde bulunursa nama yazılı pay senedi bastırılıp tüm nama yazılı pay senedi sahiplerine dağıtılır…”
6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun 486’ncı maddesi ile anonim şirketlerin pay senedi bastırması konusu düzenlenmiş, hamiline yazılı pay senetlerinin çıkarılması zorunlu kılınmış iken nama yazılı pay senetleri için bu zorunluluk öngörülmemiştir.

6102 sayılı Kanunun 486/2 maddesine göre payları hamiline yazılı anonim şirketler pay bedelinin tamamının ödenmesi tarihinden itibaren üç ay içinde pay senetlerini bastırıp pay sahiplerine dağıtmak zorundadır. Madde 486/3 uyarınca ise, nama yazılı paylar için pay senedi çıkarılması azlığın talebine bağlıdır. Buna göre, şirket sermayesinin en az onda birini, halka açık şirketlerde ise yirmide birini oluşturan pay sahipleri talepte bulunursa, nama yazılı pay senedi bastırılacak ve tüm nama yazılı pay senedi sahiplerine dağıtılacaktır.

Madde 486/2 uyarınca pay senedi bastırılıncaya kadar ilmühaber çıkarılabilecektir. İlmühabere ise kıyas yolu ile nama yazılı pay senetlerine ilişkin hükümler uygulanacaktır. Madde 486/3 uyarınca ise azlık istemesi halinde nama yazılı pay senedi bastırılıp tüm pay sahiplerine dağıtılabileceği düzenlenmiş ancak bu fıkrada ilmühaber çıkarılabileceğine yönelik bir düzenlemeye yer verilmemiştir.

Tartışma tam da bu noktada başlamaktadır. Bir görüşe göre, Madde 486/3 düzenlemesinde ilmühaber çıkarılabileceğine yönelik bir düzenleme yer almadığına göre nama yazılı paylar için ilmühaber çıkartılamaz. Ancak, Madde 486/2 düzenlemesinde hamiline yazılı paylar için ilmühaber çıkartılabileceğine yönelik bir düzenleme bulunduğundan hamiline yazılı paylar için ilmühaber çıkartılabilecektir.
Diğer görüşe göre ise, hem nama yazılı hem de hamiline yazılı paylar için ilmühaber çıkarmak mümkündür. Her ne kadar Madde 486/3’te ilmühaber çıkarılabileceğine yönelik bir düzenleme yok ise de ilmühaber çıkarılamayacağına yönelik bir kısıtlama da bulunmamaktadır. Yukarıda Madde 486/2 ve 3 gerekçelerine yer verilmiş olup, gerekçede nama yazılı paylar için ilmühaber çıkarılamayacağına yönelik düzenleme yapıldığı yönünde bir açıklamaya rastlamamaktayız.
Hukuk sistemlerinde kanunlar lafzı ve ruhu ile hüküm ifade ederler. Burada kanunun lafzına sıkı sıkıya bağlı kalmak kanunun ruhunu yok saymak anlamına gelir. Diğer yandan, özellikle halka açık olmayan anonim şirketler bakımından hamiline yazılı pay senetleri uygulaması oldukça sınırlı iken nama yazılı pay senedi uygulaması genel uygulama niteliğindedir. Kanunun lafzına sıkı sıkıya bağlı kalarak kanun koyucunun çok sınırlı uygulama alanı olan hamiline yazılı paylar için geçici ilmühaber çıkartılmasını mümkün kılarken, genel uygulama olarak kabul edilebilecek nama yazılı paylar için bu imkanı ortadan kaldırdığını ileri sürmek kanunun ruhunu yok saymak anlamına gelir.
GEÇİCİ İLMÜHABERİN VERGİSEL BOYUTU
Gelir Vergisi Kanunu’nun 80’inci maddesine göre, ivazsız olarak iktisap edilenler ile tam mükellef kurumlara ait olan ve iki yıldan fazla süreyle elde tutulan hisse senetlerinin elden çıkarılmasından doğan kazançlar Gelir Vergisine tabi değildir.
Katma Değer Vergisi Kanununun 17/4-g maddesi uyarınca da hisse senetlerinin teslimi KDV’den istisna edilmiştir. Hisse senetlerinin teslimi KDV’den istisna edildiğinden hisse senedi yerine bastırılan geçici ilmühaber teslimi de KDV’den istisnadır.
Kurumlar Vergisi Kanunu’nun 5’inci maddesi uyarınca da, kurumların, en az iki tam yıl süreyle aktiflerinde yer alan iştirak hisseleri ile aynı süreyle sahip oldukları kurucu senetleri, intifa senetleri ve rüçhan haklarının satışından doğan kazançların % 75'lik kısmı Kurumlar Vergisinden istisna edilmiştir. 
Geçici ilmühaber konusu özellikle vergi hukuku bakımından özel bir öneme sahiptir. Vergi kanunlarında hisse senetlerine atıfta bulunulmuş olup, geçici ilmühaberin hisse senedi yerine geçeceği tebliğ düzeyinde yapılan açıklama ile idarenin görüşü ortaya konulmuştur.
6102 sayılı Kanunun Madde 486/2 ve 3 düzenlemesi tartışması tam da bu noktada önemlidir. Madde 486/3 uyarınca nama yazılı hisse senetleri yerine geçici ilmühaber çıkarılamayacağı iddiası kabul edilecek olur ise nama yazılı hisse senedi yerine bastırılan geçici ilmühaberlerin teslimi KDV’ye tabidir denilebileceği gibi, iki yıldan fazla elde tutularak elden çıkartılan geçici ilmühaberler (nama yazılı senetler yerine çıkartılan) nedeniyle elde edilen kazançlar için gelir vergisi bakımından vergi tarhiyatı yapılabilecektir.
Bu tartışmanın önüne geçebilmek ve haksız yere yapılabilecek vergi tarhiyatlarını önlemek için, 6102 sayılı Kanunun 486/3 fıkrasına nama yazılı hisse senetleri yerine de geçici ilmühaber çıkarılabileceği ilave edilmelidir.
Nama yazılı hisse senetleri yerine geçmek üzere geçici ilmühaber çıkararak bu ilmühaberleri iki yıldan fazla elde tutanlar vergilendirme bakımından Maliye Bakanlığından görüş talep ederek işlem yaparlar ise sürpriz vergi tarhiyatından kurtulabilirler. Diğer yandan, Eski Ticaret Kanununa istinaden bu kanunun geçerli olduğu dönemde nama yazılı hisse senedi yerine geçici ilmühaber çıkaranlar her durumda vergi istisnasından faydalanabilecektir.
Ekrem Öncü

Devamını Oku…

30 Kasım 2016 Çarşamba

Otomotivde ÖTV Oranları Değişti

Uzun süredir kamuoyunu meşgul eden ÖTV oranları değişikliğine ilişkin karar nitekim geçtiğimiz hafta Resmi Gazete yayımlandı.

Yetkililerin açıklamalarına göre, söz konusu değişikliklerin bütçeye ilave 3 milyar TL katkısının olacak. Yine yapılan açıklamalarda, yapılan düzenleme ile piyasanın genel yapısını değiştirmemeye özel bir önem verildiği, otomotiv sektörünün ülke açısından son derce kritik, stratejik bir sektör olduğu, otomotiv sektörüyle ilgili alınan bu kararı değerlendirirken özellikle, sektördeki arz, talep, yatırım, ihracat bütün bu faktörleri dikkate alındığı ifade edildi.

Değişiklikte önceki ve sonraki genel ÖTV oranları şu şekilde;

















Yeni ÖTV oranları sadece genel oran olarak artmakla kalmamış fiyat bazlı ÖTV uygulamasına da geçilmiştir. Böylece fiyat yükseldikçe ÖTV oranları da artacaktır. Yeni düzenleme ile;
Motor silindir hacmi 1600 cm3'ü geçmeyen araçlar için yüzde 60 olan genel oran, ÖTV matrahı 40 bin TL'yi geçmeyen araçlar için yüzde 45, 40 bin ile 70 bin TL arasında olan araçlar için yüzde 50 olarak,
Motor silindir hacmi 1600 cm3 ile 2000 cm3 arasında olan araçlar için yüzde 110 olan genel oran, ÖTV matrahı 100 bin TLyi geçmeyen araçlar için yüzde 100 olacak. 
Elektrik motoru olup 50 KW'ı geçen, motor silindir hacmi 1800 cm3'ü geçmeyen araçlar için yüzde 60 olan genel oran, ÖTV matrahı 50 bin TL'yi geçmeyen araçlar için yüzde 45, 80 bin TL'yi geçmeyen araçlar için yüzde 50 olarak,

Elektrik motoru olup 100 KW'ı geçen, motor silindir hacmi 2500 cm3'ü geçmeyen araçlar için yüzde 110 olan genel oran, ÖTV matrahı 100 bin TL'yi geçmeyen araçlar için yüzde 100 olarak uygulanacaktır.
Bundan sonraki uygulamalarda ÖTV oranı için hem silindir hacmi hem de araç değeri gibi iki kritere de bakmak gerekecek.

Tabi genel olarak gelir yönünden avantajlı olacak gibi görünse de vergisel olarak prensip, her zaman oran artışlarının vergi artışlarına sebep olamayabileceğidir. Hatta yapılan oran artışları satış miktarlarını düşürüp vergi azalışına bile neden olabilir, hele ki böyle finansal zorluk dönemlerinde. Her ekonomik olay için optimal bir vergi oranı vardır. Önemli olan bilimsel verilerle hareket ederek buna ulaşmaktır. Bu yapıldığı zaman vergi gelirlerinde azalma olmayacağı gibi, piyasadaki serbest rekabete de müdahale edilmemiş olunacaktır. Sanki bu düzenleme biraz ondan uzak gibi görünüyor, çünkü yapılan açıklamaların altında bilimsel bir veri görünmüyor. Sonuçları bekleyip göreceğiz.


Devamını Oku…

11 Ekim 2016 Salı

Vergi Daireleri Resen Terk İşlemini Neden Yapmamakta Israr Eder?

Uygulamada resen terk işlemleri vergi daireleri tarafından zamanında yerine getirilmesi gereken önemli bir konudur. Resen terk uygulaması, vergi daireleri tarafından zamanında yerine getirilmediğini sıklıkla görmekteyiz. Esasında bir mükellefin üst üste iki dönem aylık KDV beyannamesini vermemesi halinde bu uygulama vergi daireleri tarafından otomatik olarak yerine getirilecektir. Üst üste verilmeyen beyannameler nedeniyle bazen 1 veya 2 yıl hatta 3 yıl için mükelleflere astronomik rakamlara varan özel usulsüzlük cezaları kesilerek tebliğ edilmektedir. 

Yaşanan bir olayda 5 yıldır gayri faal olan bir limited şirketi yaklaşık 125.000.00 TL özel usulsüzlük cezası kesildiği, bu cezaların 5 yıl için KDV , muhtasar , kurum , kurum geçici, BA-BS formları , yıllık bildirimler verilmediği iddialarıyla yaklaşık 125.000.00 TL özel usulsüzlük cezası tarh ve tebliğ edilmiştir. 

Burada sorun kimde ? 

Vergi daireleri kendilerine verilen görevleri noksansız olarak yerine getirme ve mükellefin resen terk sistemine göre vergi kaydını kapatmak zorundadır. bu zorunluluk 213 sayılı VUK’un 160 md. amir hükmü olup, konuyla ilgili olarak yayımlanan resen terk iç genelgesi de ayrı bir yan düzenleme olarak karşımıza çıkmaktadır. İkinci mevzuat mahiyeti taşıyan, 21.12.2004 gün ve 2004/13 sayılı resen terk iç genelgesi doğru bir şekilde uygulandığı takdirde hiçbir mükellefin mağdur olması söz konusu olamaz.  

Vergi hukuku uygulamasında ikincil mevzuat mahiyeti taşıyan tüzük , yönetmelik, iç genelgeler, muktezalar önemli bir hukuki yardımcı kaynaklardır. Vergi uygulamasının giderek karmaşık ve kompleks bir yapı alması dolayısıyla gerek uygulayıcılar , gerek mali müşavirler ve gerekse Maliye Bakanlığı gelir uzmanları tereddüt yaşamaktadırlar. Çoğu zaman bilinen bir malum konuda dahi vergiciler arasında birkaç farklı görüş ortaya çıkarak yorum yapılabilmektedir. Geldiğimiz noktada idarenin 20-30 yıldır süren belli problemleri artık bir çözüme kavuşturması zorunlu hale gelmiştir. 

Sonuç olarak, üst üste 2 dönem KDV beyannamesi vermeyen bir mükellef için vergi dairesi derhal yoklama yapıp , bu fişe göre VEDOP ekran kaydını resen terk sistemine göre kapatması şarttır. Aylık KDV , muhtasar, geçici vergi beyannamelerinin verilmemesi nedeniyle kesilen özel usulsüzlük cezaları fahiş meblağlara erişmektedir. Aynı durum BA-BS formları açısından da geçerlidir. Gelir idaresi başkanlığının her yıl yayınladığı yıllık faaliyet raporlarında artık bu konulara da yer verip “resen terk sistemi” ni daha aktif hale getirip uygulaması artık kaçınılmaz bir hal almıştır. 

Yargıya intikal eden benzeri bir ihtilaf hakkında İzmir 3.Vergi Mahkemesi’nin vermiş olduğu karar çok anlamlıdır. Kararın hüküm fıkrasında kısa şöyle denilmektedir; 

“Vergi Usul Kanunu ve bu Kanun’un verdiği yetkiye istinaden Maliye Bakanlığı tarafından düzenlenen İç Genelgeye uygun hareket etmeyen davalı idarenin, resen terk işlemini zamanında yapmaması nedeniyle …..  dönem beyannamelerini dönemlerinde faal olmadığı halde mükellefiyet kaydı ve terkin işlemleri yapılmaması sonucu davacı adına elektronik ortamda bildirim ve beyanname vermemesinden dolayı 213 sayılı yasanın mükerrer 355. Maddesi uyarınca kesilen özel usulsüzlük cezalarında hukuka uygunluk bulunmamaktadır.”[1]

Görüldüğü gibi idare üst üste 2 ay KDV beyannamesini vermeyen mükellefin vergi kaydını kapatmak zorundadır. Daha sonra mükellefin işe başladığı tespit edilmesi halinde yeniden vergi kaydının açılması gerekecektir. [2]

[1] İzmir 3.Vergi Mahkemesi’nin vermiş olduğu 02.12.2014 gün ve E: 2014/37 – K: 2014/1927 sayılı karar

[2] ALPASLAN Nazlı Gaye, Vergi İhtilafları ile İlgili Makale, Yorum ve İncelemeler, İzmir-2015  S: 45





Devamını Oku…

1 Ağustos 2016 Pazartesi

Yeni Vergi Affı İle Kasa Hesabı ve Ortaklardan Fiktif Alacaklara Af Geliyor

Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne sevk edilen yeni vergi affı kanun teklifi ile gerçek ve tüzel kişilere ait işletme kayıtlarının düzeltilmesi imkanı getirilmektedir. Buna göre; tasarının mad. 6 hükmünde kayıtlarda yer aldığı halde işletmede bulunmayan kasa mevcudu ve ortaklardan alacaklar hakkında aşağıdaki hükümler uygulanmaktadır.

Buna göre;
Maddenin birinci fıkrasıyla, kayıt dışı faaliyetlerin kayıt altına alınabilmesi için, işletmelerde mevcut olmasına rağmen kayıtlara yansıtılmamış emtia, makine, teçhizat ve demirbaşların kayıtlara intikal ettirilebilmesini sağlayacak düzenleme yapılmaktadır. Buna göre, gelir ve kurumlar vergisi mükellefleri (adi, kollektif ve adi komandit şirketler dâhil) işletmelerinde mevcut olduğu halde kayıtlarında yer almayan emtia, makine, teçhizat ve demirbaşların kendilerince veya bağlı oldukları meslek kuruluşlarınca tespit edilecek rayiç bedeliyle, Kanunda öngörülen süre içinde vergi dairelerine bir envanter listesi ile bildirmek suretiyle defterlerine kaydedebileceklerdir. Bu suretle gelir veya kurumlar vergisi mükelleflerinin yasal kayıtlarının gerçek durumu yansıtır bir hale getirilmesi hedeflenmektedir. Bilanço esasına göre defter tutan mükellefler aktiflerine kaydettikleri emtia, makine, teçhizat ve demirbaşlar için iki ayrı karşılık hesabı açacaklardır. Emtia için ayrılan karşılık, ortaklara dağıtılması veya işletmenin tasfiyesi halinde sermayenin bir unsuru olarak sayılmakta ve dolayısıyla vergilendirilmemektedir. Makine, teçhizat ve demirbaşlar için ayrılan karşılıklar ise birikmiş amortisman olarak kabul edilmektedir. Envantere dâhil edilen bu kıymetler üzerinden ayrıca amortisman ayrılmayacaktır. İşletme hesabı esasına göre defter tutan mükellefler ise emtianın rayiç bedelini defterlerinin gider kısmına satın alınan mal olarak, makine, teçhizat ve demirbaşların rayiç bedelini ise envantere kaydedeceklerdir.

Mükelleflerin ellerinde bulunan belgesiz malların kayıt altına alınması, kayıt dışı ekonominin daraltılması ve bundan böyle yaratılacak katma değer vergisinin kavranması amacıyla, bildirim konusu mallar için katma değer vergisi hesaplatılmakta ve bu verginin, sorumlu sıfatıyla beyanı sağlanmaktadır. Bu madde çerçevesinde beyan edilerek makine, teçhizat ve demirbaşlar üzerinden ödenen katma değer vergisinin, mükellefin vergiye tâbi faaliyetleri üzerinden hesaplanan vergiden indirilmesi mümkün değildir. Ancak emtia üzerinden ödenen katma değer vergisi, hesaplanan katma değer vergisinden indirilebilecektir.

Ayrıca özel tüketim vergisine tabi mallan öngörülen düzenleme kapsamında beyan eden ve bu mallara ilişkin alış belgelerini ibraz edemeyen mükelleflerin, beyan tarihindeki miktar ve emsal bedel üzerinden hesaplanan özel tüketim vergilerini de katma değer vergisine ilişkin beyanname verme süresi içinde ayrı bir beyanname ile beyan ederek ödemesi amaçlanmaktadır.

Maddenin ikinci fıkrasıyla, gelir veya kurumlar vergisi mükelleflerinin kayıtlarının daha sağlıklı hale getirilebilmesi için kayıtlarında yer aldığı halde gerçekte mevcut olmayan mallarını fatura düzenlemek ye her türlü vergisel yükümlülüklerini yerine getirmek suretiyle kayıt ve beyanlarına intikal ettirebilmelerine imkân sağlanmaktadır. Diğer bir anlatımla,: faturalı olarak alınıp kayıtlara geçen ancak belge düzenlenmeksizin satılan malların halen stokta j gözükmesi nedeniyle oluşan gerçek dişilik, fatura düzenlenerek kayıt ve beyanlara hasılat olarak intikal ettirilmesi sağlanmak suretiyle düzeltilmektedir. Faturalama işlemi kayıtlarda yer alan rivaliyete, bu maliyete aynı neviden mallara ilişkin cari yıl kayıtlarına göre tespit edilen gayri safi kâr oranının uygulanması suretiyle bulunan tutarın eklenmesi suretiyle yapılacaktır. Gayri safi kâr olanının, cari yıl kayıtlarına göre tespit edilemediği hallerde, mükellefin bağlı olduğu meslek: odasının belirleyeceği oran esas alınacaktır. Bu fıkra hükmünden yararlanmak isteyen mükelleflerin, bu Kanunda belirtilen süre içinde faturalama işlemini yapmaları ve bu faturaları yasal! kayıtlarına intikal ettirmeleri gerekmektedir. Bu fıkra hükmünün uygulanmasına ilişkin olarak geçmişe

yönelik ceza ve faiz uygulanmayacaktır. Yasal kayıtlara intikal ettirilen tutarlar, cari yıl gelir vergisi veya kurumlar vergisi matrahının hesabında dikkate alınacaktır. Ayrıca, bu tutarlar ilgili dönem katma değer vergisi beyannamesinde beyan edilecektir. Maddenin üçüncü fıkrasıyla, bilanço esasına göre defler tutan kurumlar vergisi mükelleflerinin, 31/12/2015 tarihi itibarıyla bilançolarında görülmekle birlikte işletmelerinde bulunmayan kasa mevcutları ile ortaklarından alacaklı bulunduğu tutarlar ile ortaklara borçlu bulunduğu tutarlar arasındaki net alacak tutarlarını, Kanunun yayımlandığı tarihi izleyen üçüncü aynı sonuna kadar vergi dairelerine beyan etmek suretiyle kayıtlarım düzeltebilmelerine imkân sağlanmaktadır. Bu kapsamda beyan edilen tutarlar üzerinden %3 oranında vergi hesaplanarak beyanname verme süresi içinde ödenmesi öngörülmektedir.
Sonuç olarak, bu kapsamda bilanço esasına göre defter tutan kurumlar vergisi mükellefi şirketlerin 31.12.2015 tarihi itibari ile düzenledikleri bilançolarında görülmekle birlikte işletmelerinde bulunmayan kasa mevcutları ve işletmenin ana faaliyet konusu dışındaki işlemler nedeni ile ortaklarından alacaklı bulundukları tutarlar ile ortaklara borçlu bulunduğu tutarlar arasındaki net alacak tutarlarını belirlenen sürede vergi dairelerine beyan etmek suretiyle kayıtlarını düzeltmeleri ve böylece kayıtlarını fiili duruma uygun hale getirmeleri imkanı getirilmektedir.

Öte yandan, ayrıca işletmenin ana faaliyet konusu işlemleri nedeni ile ortaklarından alacaklı bulunduğu tutarlar ile ortaklara borçlu bulunduğu tutarlar arasındaki net alacak tutarının tespitinde (131) ortaklardan alacaklar ve (231) ortaklardan alacaklar toplamından (331) ortaklara borçlar ve (431) ortaklara borçlar toplamının çıkartılması neticesinde kalan net tutarlar dikkate alınacaktır.

Bu kapsamda %3 vergi ödenmek suretiyle 31.12.2015 tarihi itibari ile defter kayıtlarında ve bilançolarda yer alan ama gerçekte olmayan nakit para veya yine gerçekte olmayan ortaklardan alacaklar %3 vergi ödenerek düzeltilecektir.

Bu konuda vergi dairesine elektronik ortamda beyanname verilerek, aftan yararlanılacaktır. Konuyla ilgili Yasa’nın yürürlüğe girmesiyle beraber Maliye bakanlığı tarafından ayrıntılı genel tebliğler ile duyurular yapılacak olup, muhasebe kayıtları da söz konusu tebliğde yer verilen ilkeler doğrultusunda muhasebeleştirilecektir.

Mustafa Alpaslan

Devamını Oku…

30 Haziran 2016 Perşembe

Vergi İncelemesine Başlamadan Önce Vergide Düzeltici Beyan

AÇIKLAMALAR

Bilindiği gibi, 213 sayılı Vergi Usul Kanunu hükümleri ve ayrıca Vergi Dairesi İşlem Yönergesi hükümlerine göre düzeltici mahiyette gelir, Kurum, Geçici, KDV ve diğer vergi beyanları verilebilmektedir. Düzeltici vergi beyanları asıl beyanname önceki aşamalarda müddeti içerisinde vergi dairesine verildikten sonra kayıtların incelemesi sonucunda mükelleflerce sonradan elektronik ortamda vergi dairesine yollanmaktadır.

Vergi hukukunda ayrıca yaygın olarak pişmanlıkla beyanname verilmesi de mümkündür. (VUK mad. 371 ) Koşulların uygun bulunması halinde yasal süresinden sonra pişmanlık talepli beyannamelerin verilmesi mümkündür.

Burada vergi incelemesine başlamadan önce veya daha sonra düzeltici mahiyette nasıl beyanname verilebileceği hususları üzerinde durmak istiyoruz. (Bkz: 213 sayılı VUK Genel Tebliği Seri No:368)

1) Yasal süresinden sonra pişmanlık istemli düzeltici beyanname verilmesi:

213 sayılı VUK mad. 371 hükümlerine göre vergi incelemesine başlamadan veya idare takdire gitmeden önce pişmanlıkla beyan verilmesi mümkündür. İdare, incelemeye başlamışsa veya takdire dosyaya sevk etmişse bu aşamada pişmanlık istemli beyanname verilmesi mümkün değildir.

2) Yasal süresinden sonra pişmanlık talepsiz normal düzeltici beyanname verilmesi:

İdare, incelemeye başlamamışsa veya takdire dosyayı sevk etmemişse pişmanlık talepsiz beyanname verilir. Bu beyanname düzeltme istemli olacaktır. Beyannamedeki vergi miktarı tahakkuk ettirilir, tahakkuk fişi düzenlenir, 30 gün vade verilir, verginin ½’ si kadar vergi zıyaı kesilir. (VUK mad. 344) Burada aynı vergi türünde ise vergi zıyaı cezası 1 kat, farklı vergi türünde ise ½ oranında vergi zıyaı cezası kesilir.

3) Pişmanlıkla beyanda yasal koşullar nelerdir?

a) İdare durumu fark etmeden mükellef tarafından beyanname veya pişmanlık dilekçesi vergi dairesine verilmelidir.
b) Dilekçe verilmeden önce beyanname verilmeme hali bir muhbir veya başka bir kurum tarafından idareye ihbarda bulunmamış olması gerekir.
c) Pişmanlık dilekçesi verildiği tarihte olay ile ilgili herhangi bir vergi incelemesi veya dosyanın takdir komisyonuna sevk edilmemiş olması gerekir.
d) Düzeltme beyannamesinin mükellefin haber verme dilekçesinin verildiği tarihten itibaren 15 gün içinde verilmesi gerekir.
e) Mükellefçe haber verilen ve ödeme süresi geçmiş bulunan vergilerin gecikme zammı oranında bir zamla birlikte haber verme tarihinden başlayarak 15 gün içinde ödenmesi gerekir.

4) KDV beyannamelerinde yasal süresinden sonra matrahı arttırıcı veya azaltıcı düzeltme beyannamesi verilmesi:

a) Yasal süresinden sonra matrah arttırıcı beyannamelerde düzeltme beyannamesi verilebilir. Ödeme pişmanlık talepsiz ise 30 gün içinde vergi, Gecikme faizi ve ayrıca VZC tahakkuk ettirilir. Olay, duruma göre incelemeye sevk edilmeyebilir.
b) Yasal süresinden sonra (Vergi incelmesine başlanmadan ve incelemeye başlama tutanağı düzenlenmeden önce) matrah azaltıcı şekilde verilen düzeltme beyannameleri vergi dairesi tarafından veya vergi inceleme elemanları tarafından indirilecek KDV’ler bağlamında mükellefin defter ve belgeleri üzerinde incelemeye konu edilecektir.

5) Ba-Bs bildirimlerinin düzeltilmesi:

a) Yasal süresi içerisinde verilmiş form ba-bs formları hakkında düzeltme gerekli ise daha sonra bu beyanlar ve bildirimler formun üzerine gerekçesi yazılarak, sisteme girilip düzeltme yapılabilir.
b) Yasal süresinden sonra düzeltici mahiyette verilen form ba-bs lere 1.560,00 TL ÖUCZ kesilebilir.
c) Bilanço esasına göre defter tutan mükelleflerde bu ceza 560,00 TL ÖUCZ kesilir.

ÖZET VE SONUÇ:

Vergi mükellefleri tarafından tarh zamanaşımı içerisinde yani 5 yıllık tarh zamanaşımı dâhilinde düzeltici mahiyette verilmesi gereken beyannamelerde ÖUCZ ve ayrıca Vergi Zıyaı cezasının hangi nispette tarh edileceği, vergi incelemesine başlanılıp/başlanmaması veya takdir komisyonuna sevk edilip edilmediğine göre değişmektedir. Mükellefler nezdinde herhangi bir vergi incelemesine başlanıldıktan veya takdir komisyonuna sevk işlemi yapıldıktan sonra pişmanlık talepli olarak düzeltme beyannamesi verilemez. Ancak vergi incelemesi veya takdir komisyonuna sevk işleminin esasını oluşturan vergi türünün sonradan verilen düzeltme beyannamesinin içeriğini oluşturan vergi türü ile aynı olması halinde kesilecek vergi zıyaı cezası bir kat; farklı olması halinde ise %50 oranında uygulanacaktır.

Mustafa Alpaslan

Devamını Oku…

24 Mayıs 2016 Salı

Sosyal Medya Fenomenlerine Vergi

Geçen haftanın basında yer alan en önemli! konularından biri idi sosyal medya hesaplarında reklam yapanların vergilendirilmesi. Bu açıklamayı maliye bakanı yapıyor. Hatta ve hatta 2013 yılı arşivlerine bakarsanız neredeyse kelimesi kelimesine aynı şeyleri o dönemin Maliye Bakanı Mehmet Şimşek de söylemişti. Demek ki 3 yılda bir olduğuna göre 2019'daki Maliye Bakanı da aynı şeyi söyleyecek öngörüsü, kuşkusuz hiç de kaçınılmaz değil.

Bir anlamda iyi sonuçta herkesin bir şeyin farkına varması sağlanıyor. O da; Türkiye'de, her şeyde olduğu gibi sosyal medya gelirlerinde de, kayıt dışılık had safhada. Ama olayı bilenler açısından olay biraz daha karışık görünüyor.

Sanki; Türkiye'de bırakın bu tür reklam gelirlerini E-Ticaret konusunda ciddi bir çalışma yapılmış, yapılan araştırmalar değerlendirilmiş, bürokratlar bu konuda yıllardır OECD ile yapılan çalışmaların veya tavsiye kararlarının üzerinden sular seller gibi çalışmış, hadi onu bir kenara bırakalım dünya elektronik ticaret konusunda bir uzlaşmaya varmış da bizim haberimiz yok!
Sadece işyeri tanımını değiştirerek vergilendirme yapabileceğini sananlar var. E o zaman demezler mi adama bu kadar kolaydı da ne diye yıllar boyu bu internet üzerinden, hatta televizyonlarda yayınlanan reklamlardan elde edilen gelirler vergilendirilemedi?

Sorun öyle sadece işyeri sorunu değil. Elbette işyeri elektronik ticaretin vergilendirilmesi sorunun en büyük kaynağı. Daha doğrusu işyeri tarifi. Hoş bizim Vergi Usul Kanunumuz işyeri tanımını neredeyse sınırsız tarif etmiş. Buna rağmen işyeri hala sorun diyorsak demek ki bizim vergi kanunlarına göre değil uluslararası mecrada çözülmesi gereken veya üzerinde anlaşmaya varılması gereken şeyler var.

Uluslararası vergilendirme prosedüründe sadece sizin iç kaynaklı hukuk yeterli değil. Özellikle bu gibi durumlarda yani iki farklı devletin vatandaşı veya şirketi vergisel anlamda birbirleri ile karşı karşıya geliyorsa, devletlerin birbirleri ile yaptıkları anlaşmalar ile (Çifte Vergilendirmeyi Önleme Anlaşmaları) çözüm yolları aranmaktadır.

Genellikle birbirine çok yakın olan bu anlaşmalarda da elektronik ticareti vergilendirmeye yönelik çok açık hükümler bulunmuyor maalesef. Hatta bu anlaşmalarda mukimlik ve işyeri tanımları işi iyice çıkmaza sokuyor.

E-Ticaretin günümüz bilişim teknolojilerinin sunduğu imkânlarla geldiği nokta doğal olarak bu platformlarda işlem yapanlarının kimler olduğu, hangi ülke veya bölgede yerleşik oldukları, hizmeti nerede sundukları, bilgi güvenliğinin ne derece karşılandığı, elektronik fon transferlerinde veya sanal kredi mekanizmalarına yaptıkları katkı/olumsuzluklar anlamında da birtakım soruları gündeme taşımaktadır.
OECD nin elektronik ticaretin vergilendirilmesine model anlaşma metinleri mevcut. 

Konu burada anlatılması sayfalar sürecek kadar zor bir konu. Ancak çok değerli insanlar bu konuda araştırma yapmış, tezler hazırlamış ve kitaplar yazmıştır. Hala da tartışılmakta olan ve zaman ve teknolojinin hızla değişiyor olması sebebiyle günden güne boyut değiştiren elektronik ticaretin vergilendirilmesi sadece Türkiye'nin değil tüm dünyanın ortak bir sorunudur.

Ayrıca E-Ticaretin getirdiği vergisel sorunlar oldukça ağır ekonomik sonuçlar doğurabilmektedir. Örneğin çeşitli ülkelerdeki vergi oranları ile vergi matrahlarındaki farklılıkların üretim ya da ticaret kalıplarında sapmalara neden olmasıdır. Diğer taraftan, uluslararası hukuk açısından belirli somut bir olayda vergilendirme yetkisinin hangi ülke tarafından kullanılacağını belirlemenin giderek güçleşmesidir. 
İdari uygulamalara ilişkin sorunların gün geçtikçe ağırlaşmakta ve bu alanda yasal düzenlemelerin yetersiz kalmaktadır. Yine E ticaret ile birlikte sanal şirketlerin ortaya çıkması, şirket ve müşterilerin farklı ülkelerde olması ve farklı vergi düzenlemelerine tabi kılınması da ayrı birer sorun olarak karşımıza çıkmaktadır.

Yani konu uluslararası düzeyde tartışılan ve çözüm yolları için görüşmeler yapılan bir konudur. Sadece sosyal medya reklamlarından ibaret olmadığı gibi sadece bir kanunda yer alan (ki bize göre zaten kanun sınırsız yetki vermiş olduğu halde) madde değişikliği ile çözümlenecek bir konu değildir.


Ali Rıza Akbulut

Kaynak: http://www.muhasebetr.com/yazarlarimiz/alirizaakbulut/0110/

Devamını Oku…

21 Mayıs 2016 Cumartesi

Sosyal Medya Reklamlarına Vergi Geliyor (Mu?)

Maliye Bakanı Naci AĞBAL’ın sosyal medya araçları üzerinden tanıtım ve ürün reklamı yapan kişilerin vergi mükellefi olacağı açıklamaları ile birlikte sosyal medya paylaşımcılarını telaş sardı. Ünlü isimler başta olmak üzere, sosyal medya fenomenleri yaptıkları paylaşımlar ile binlerce lira kazanabiliyor. Twitter, Instagram ve Snapchat uygulamaları ile yapılan ürün tanıtımları, saniyeler içinde binlerce kişiye ulaşabiliyor, en fazla ücreti de en fazla görüntülenme sayısına ulaşan paylaşımcılar kazanıyor.  Öncelikle konunun vergilendirilmesini mevcut vergisel uygulamalar açısından özetle açıklamaya çalışalım.

Vergi kanunlarımıza göre ticari faaliyet bir tür emek-sermaye organizasyonuna dayanmakta olup bir gerçek kişinin ticari kazanç açısından gelir vergisi mükellefi olması için faaliyetin ticari bir organizasyona bağlı olarak yürütülmesi ve devamlılık arz etmesi gerekmektedir.
Sahip oldukları sosyal medya hesaplarına ait sayfalarda ticari bir organizasyon içerisinde, devamlı olarak reklam hizmeti veren gerçek kişilerin ticari kazanç açısından gelir vergisi mükellefi olmaları gerekmektedir. Gelir Vergisi mükellefi olan paylaşımcıların fatura düzenlemeleri gerekmektedir.

Şayet sosyal paylaşımcıları gelir vergisi mükellefi değil ise; reklam veren kurumlarca gider pusulası düzenlenmesi gerekiyor. Yapılan reklam ödemeleri ise şirketler için gider niteliğindedir.

Gelir Vergisi Kanunu’nun 94. Maddesi’ne göre sosyal medya reklamları için yapılan ödemeler üzerinden herhangi bir vergi kesintisi yapılması söz konusu değildir.[1]
KDV açısından konuya baktığımızda ise; KDV Genel Uygulama Tebliği’nin I-C/2.1.2.4. bölümünde konuya net bir şekilde açıklık getirilmiştir. Buna göre; internet üzerinden yapılan sözleşme kapsamında sosyal ağlar üzerinden reklam hizmetleri yapanların bu faaliyetlerinin, Gelir Vergisi Kanunu yönünden ticari faaliyet kapsamında değerlendirilmesi ve mükellefiyet tesis ettirilmesi halinde KDV’ye tabi tutulması gerektiği belirtilmiştir. Mükellefiyet tesis ettirilmemesi durumunda ise reklam veren kurumlarca  KDV hesaplanıp sorumlu sıfatı ile beyan edilmesi gerekmektedir.

Peki Maliye Bakanlığı nasıl bir düzenleme yapacak? Yeni Vergi Usul Kanunu taslağının 130. Maddesinde Elektronik Ortamda İşyeri tanımı yapılmıştır. İlgili maddede ”İnternet, ekstranet, intranet ya da benzeri bir telekomünikasyon ortam veya aracının ticari, sınai veya mesleki faaliyete tahsis edilmesi veya bu faaliyetlerde kullanılması durumunda elektronik ortamda iş yeri oluşur.” ifadeleri yer almaktadır.

Maddenin devamında ise; elektronik ortamda oluşan iş yerlerinin kapsamını ve mükellefiyetle ilgili ödevlerin yerine getirilmesine ilişkin hususları belirlemeye, bu alanda vergisel düzenlemeler yapmaya, uygulamaya ilişkin usul ve esasları belirlemeye Maliye Bakanlığı’nın yetkili olduğunu belirtilerek bu konuda sazın Maliye Bakanlığı’nın elinde olduğunu belirtmiştir.

Taslak halinde olan Vergi Usul Kanunu’nun henüz yayınlanmadığını belirtmekte fayda var. Maliye Bakanlığı’nın eline aldığı sazla nasıl bir türkü yazacağını da hep beraber bekleyip, göreceğiz. Mevcut uygulamada çok fazla değişiklikliğe gidilmemesi beklenmektedir.

Mustafa Çanakçıoğlu



[1] 16.03.2016 tarih ve 11395140-105[229-2012/VUK-1- . . .]-23474 GİB Özelgesi

Devamını Oku…

22 Mart 2016 Salı

Vergi Suçlarına İştirak

213 sayılı VUK’nun 360. maddesine göre, aynı kanunun  359. maddesinde sayılan ve kaçakçılık suçu oluşturan fiillerin icrasına katılan  ve iştirak  edenlere de VUK’nun 360. maddesinde belirtilen iştirak suçunun  işlenmesi halinde 359. maddede yer alan hürriyeti bağlayıcı cezaların uygulanacağı tartışmasızdır.  Ayrıca iştirak suçuna,  hürriyeti bağlayıcı cezalar yanında vergi ziyaı cezasının da uygulanması  gereklidir.  Zira konuya ilişkin  olarak VUK’nun 360. maddesinde bir açıklık bulunmamasına rağmen, vergi ziyaı cezasının düzenlendiği VUK’nun 344. maddesinde 359. maddede yazılı fiillere iştirak edenlere vergi ziyaı cezasının  bir kat olarak uygulanacağı hüküm altına alınmıştır.  Bu itibarla VUK’nun 360.  maddesine göre iştirak suçu işleyenlere VUK’nun  344. maddesine göre hesaplanacak  vergi ziyaı cezası kadar ceza  uygulanacaktır.

Öte yandan, iştirak  suçuna ayrıca vergi  ziyaı cezası  uygulanması  gerektiği ancak, uygulanacak  ceza tutarının  VUK’nun 344 ve 360. maddelerinde yeterli  açıklıkta tanımlanmadığı  yönünde görüşler de mevcuttur. Bu görüşe göre; kanunda  değişiklik yapılarak, iştirak suçunu  işleyenlere uygulanacak cezanın, asıl mükellef veya vergi sorumlusuna uygulanacak cezadan  bağımsız olarak ayrıca belirlenmesi  yerinde olacaktır.

213 sayılı VUK’nun  359. maddesi hükmüne göre birden   fazla kişi maddede sayılan  fiillerin oluşumuna  iştirak  ettikleri  takdirde  fiili irtikap edenlerden  veya   doğrudan  doğruya işlemiş olanlardan   her biri  bundan  ayrı ayrı   maddi çıkar gözetmek  koşulu ile  o fiile mahsus ceza ile  cezalandırılırlar.   Şayet  bu  fiilleri  bir kimse işlemeye azmettirmişse de aynı  cezalar  hükmolunur.  Ancak,  bu  fiillere maddi menfaat gözetmeksizin  iştirak  edenlere fiile mahsus cezanın  dörtte bir hükmolunur. 

İştirak cezası  kesilmesi ile ilgili  kurallar  kısaca şöyledir:
a) Vergi ziyaına VUK 359. maddede  yazılı  fiillerle  sebebiyet  verilmesi durumunda  bu   ceza 3 kat, bu  fiillere iştirak  edenlere ise, 1 kat  olarak  tatbik  edilir. 


b) Sahte ve muhteviyatı itibariyle belge düzenlemek, VUK 359. maddesinde kaçakçılık  suçu olarak  düzenlenmiştir.    Dolayısıyla  sahte ve muhteviyatı  itibariyle yanıltıcı belge  düzenleyen mükelleflere  ziyaa uğrattıkları  vergi tutarının  3 katı  VZC kesilir.  Bu  fiillere iştirak edenlere ise 1 katı kadar  vergi ziyaı cezası kesilir.  


c) Sahte ve muhteviyatı itibariyle yanıltıcı  belge  düzenleme fiillerine iştirak  edenler adına,  sahte ve muhteviyatı itibariyle yanıltıcı  belge düzenleyen mükellef  tarafından  ziyaa uğratılan  ve adlarına tarh edilmesi  gereken  vergi tutarlarının  bir katı  VZC kesilir. 

 d) İştirak  suçu  kapsamında kesilen  vergi ziyaı cezası, vergi mükellefiyetine bağlı bir ceza değildir.   İdari para cezasıdır.    VUK 360. maddeye göre vergi cezaları  olayların  ilgili  bulunduğu  vergi açısından  mükellefin bağlı olduğu  vergi dairesi  tarafından  kesilir.   Bu nedenle, iştirak  suçu kapsamında kesilecek olan  vergi ziyaı cezası  iştirak eden  kişinin  bağlı olduğu  vergi dairesi  tarafından  değil, iştirak  ettiği kaçakçılık suçunu işleyen   mükellefin bağlı olduğu  vergi dairesi  tarafından  kesilir. 
(Bkz.  VUK md.365). İştirak  cezasının  kesilmesi halinde bu  kişinin   aynı  zamanda vergi mükellefi olması  koşulu  aranmaz. Öte yandan,  VUK 359. md kapsamında  kesilen  kaçakçılık  suçuna bağlı  iştirak  cezalarında  bir kat  VZC kesilir.   Bu  ceza hakkında VUK 376 indirim maddesi hükmü uygulanır.   Ayrıca, 2011 yılı  26 şubat  tarihinde yürürlüğe giren  torba yasanın  ,ilgili  maddelerine göre süresi içerisinde bu  yasadan faydalanabilir.   

e) Vergi uygulamasında  iştirak  suçunun  iki anlamı  vardır. Birincisi VUK’nun 360.  maddesinde belirtilen  hürriyeti bağlayıcı  ceza, ikincisi ise adli suça ait (kaçakçılık  suçu) ile ceza ile cezalandırılması  bağlamında vergi ziyaı cezasıdır. İştirak  fiili  dolayısıyla 360. maddede belirtilmemesine  rağmen bu  fiili işleyenler hakkında vergi ziyaı cezası  kesileceğinden; iştirak halinde 344. madde gereğince hesaplanan  vergi ziyaı cezasının  bir katı olarak  hesaplanan  vergi ziyaı cezasının  süresi içerisinde ödenmemesi  halinde gecikme zammı  uygulanacağı  tabidir. 


Nazlı Gaye Alpaslan

Kaynak: http://www.muhasebetr.com/yazarlarimiz/nazligayealpaslan/065/

Devamını Oku…

14 Mart 2016 Pazartesi

Serbest Meslek Kazançlarında Vergi Kesintisi Nedir ?

Serbest meslek faaliyetiyle uğraşanlara (Noterlere serbest meslek faaliyetlerinden dolayı yapılan ödemeler hariç) yapılan ödemeler (arızi serbest meslek faaliyeti nedeniyle yapılan ödemeler dahil) esnasında ödemeyi yapanlar tarafından gelir vergisi tevkifatı (kesintisi) yapılması gerekir. Bu kesinti, bir ön vergileme olup, yıllık beyannamede hesaplanan vergiden mahsup edilecektir. Mahsubu yapılan kesinti tutarı, beyannamede hesaplanan vergiden fazla olduğu takdirde, vergi dairesince mükellefe yazı ile bildirilir ve mükellefin tebliğ tarihinden itibaren bir yıl içinde müracaatı üzerine kendisine iade edilir.

Arızi serbest meslek kazançları için istisna haddi altında kalan (2015 yılı için 23.000 TL) kazançlardan yapılan gelir vergisi tevkifatı ile serbest meslek kazanç istisnası kapsamına giren kazançlardan yapılan gelir vergisi tevkifatı nihai bir vergilendirmedir. 

Avrupa Birliği organlarıyla akdedilen anlaşmalar çerçevesinde proje karşılığı sağlanan hibelerle (18.04.2013 tarihinden önce sağlanan hibeler dahil) finanse edilen ve yaptıkları serbest meslek işleri dolayısıyla bu işleri icra edenlere yapılan ödemelerden, Gelir Vergisi Kanununa eklenen geçici 84 üncü maddeye istinaden 18.04.2013 tarihinden itibaren vergi kesintisi yapılmaz.[1] 

Söz konusu hibelerle gerçekleştirilecek projelere ilişkin olarak bu fondan yapılan harcamalar, gelir ve kurumlar vergisi matrahının tespitinde gider ve maliyet olarak dikkate alınmaz.

[1] Bkz: Serbest Meslek Kazançları Vergi Rehberi, GİB, 2016, S:5

Mustafa Alparslan

Devamını Oku…

5 Şubat 2016 Cuma

Serbest Meslek Erbabının Aynı Zamanda İnşaat İşi İle İştigal Etmesinin Vergilendirilmesi

Soru: Serbest meslek erbabının aynı zamanda inşaat işi ile iştigal etmesinin vergilendirilmesi nasıldır ?

Cevap: 193 sayılı Gelir Vergisi Kanununun 37 nci maddesinde, her türlü ticari ve sınai faaliyetten doğan kazancın ticari kazanç olduğu hükme bağlanmıştır.
Aynı maddenin ikinci fıkrasının 4 numaralı bendinde; gayrimenkullerin alım, satım ve inşa işleriyle devamlı olarak uğraşanların bu işlerinden elde ettikleri kazancın ticari kazanç olduğu hüküm altına alınmıştır.
Aynı Kanunun 40 ıncı maddesinde safi kazancın tespit edilmesi için indirilecek giderler bentler halinde sayılmış olup, aynı maddenin birinci fıkrasının 1 numaralı bendinde ticari kazancın elde edilmesi ve idame ettirilmesi için yapılan giderlerin safi kazancın tespitinde indirim konusu yapılacağı hüküm altına alınmıştır.
Aynı Kanunun 42 nci maddesinde, "Birden fazla takvim yılına sirayet eden inşaat (dekapaj işleri de inşaat işi sayılır) ve onarma işlerinde kâr veya zarar işin bittiği yıl kati olarak tespit edilir ve tamamı o yılın geliri sayılarak mezkur yıl beyannamesinde gösterilir."  hükmüne yer verilmiştir.
            Bir işin Gelir Vergisi Kanununun 42 nci maddesi kapsamında değerlendirilebilmesi için;
            a) Faaliyet konusunun inşaat ve onarma işi olması
            b) İnşaat ve onarma işinin birden fazla yıla sirayet etmesi
            c) İnşaat ve onarma işinin resmi veya özel taahhütlere bağlı olarak yapılması
            gerekmektedir.
Yukarıda yer verilen Kanun hükmü çerçevesinde, Gelir Vergisi Kanununun 42 nci maddesi kapsamında inşaat ve onarım işleri, resmi ve özel taahhütler gereğince başkasının hesabına yapılan işlerden ibarettir. Söz konusu işin taahhüde bağlı olarak yapılması ise, inşaat ve onarım işinin başkasının nam ve hesabına yapılması ve karşılığında hakedişe bağlı bir istihkak ödemesinin ortaya çıkması ile mümkündür.
Buna göre, serbest meslek erbabı olarak faaliyette bulunulması ve inşaat sözleşmesi ile başkasının arsası üzerine bina inşaatının yapılması işinin üstlenilmesi nedeniyle, serbest meslek faaliyetinden ayrı olarak yapılan söz konusu faaliyetin ticari kazanç olarak vergilendirilmesi gerekmekte olup, inşaat sözleşmesine istinaden yapılan iş birden fazla yıla sirayet etse bile söz konusu işin Gelir Vergisi Kanununun 42 nci maddesi kapsamında değerlendirilmesi mümkün bulunmamaktadır.
Yine, Kanunda yer alan düzenlemelerden anlaşılacağı üzere, ticari kazançta elde etme yönünden tahakkuk esası geçerlidir. Ticari kazancın hesap dönemleri itibarıyla tespit edilerek dönemler itibarıyla gerçekleşmiş gelir ve giderlerin safi ticari kazancın tespitinde dikkate alınması gerekir. Dönemsellik ilkesi gereğince işletmenin sürekli kabul edilen ömrü belli dönemlere bölünür ve her dönemin faaliyet sonuçları diğer dönemlerden bağımsız olarak saptanır. Gelir ve giderler tahakkuk esasına göre muhasebeleştirilerek hasılat, gelir ve karlar; aynı döneme ait maliyet, gider ve zararlarla karşılaştırılır.
Bu nedenle, başkasının arazisi üzerine yapılan inşaat nedeniyle katlanılan malzeme ve işçilik harcamalarının doğrudan gider yazılmaksızın, söz konusu inşaat işinin maliyetine dahil edilmesi gerekmektedir. İnşaatın tamamen bitirildiği yıl maliyet bedeli bulunarak maliyet bedeli ile sözleşme bedeli olarak arsa sahibinden alınan tutar arasındaki farkın (inşaat devam ederken alınan avanslar da dahil) ilgili yıl ticari kazancına dahil edilerek vergilendirilmesi gerekmektedir.
Koray Ateş

Devamını Oku…